Her insanın inancına elbette saygılıyız. Tüm insanoğlunun Müslüman olmasını arzularız lakin bu bizden olmayanlara haksız muamele yapacağımız manasına gelmez. Öte yandan tarihten gelen bazı gerçeklerimiz de vardır. Biz Türkler, İslamiyet’i kabul etmeden önce de büyük bir millettik. Fakat ne zaman ki İslam ile şereflendik, artık dönüşü kabul edilmez bir yola girdik. Türklük bedenimizdi, İslamiyet de ruhumuz oldu. Ruhsuz beden cesettir. Birkaç asırdır, elimizi Kuran’dan gevşeterek, ruhumuzu inkar eder olduk. Bu milletin aydınları olduğunu iddia eden insanlardan kulaklarımıza inanamayacağımız şeyler duymaya başladık. Aynı zamanda bu kişiler, toplum mühendisliğine de soyunmuşlardı. Üstad’ın tabiriyle “Batı reçelini kavanozundan yalayan bu maymunlar”, Batı’nın doğrularını sorgulamadan, hayatımıza tatbik etmeye kalktılar. Sonuç mu? Her şey açık değil mi? Ezandan duyulan rahatsızlık dile getirilir oldu. İnanca saygıları vardı ama sokakta tesettürlü insan görünce dayanamayacak hale geliyorlardı. Bunu ben demiyorum, kendi ifadeleri… Camiye sığmayan cuma cemaatinin sokağa taşması devletin temel felsefesine ters hale geldi. Bu örnekler yazmakla bitmez. Peki bu hale nasıl geldik? Toplumsal mesaj vermeye kalktığımız da “Her şeyin başı eğitim” lafını hepimiz kullanırız, haklı olarak. İşte “Nasıl?” sorusunun cevabına bu açıdan ulaşmaya çalışalım. 1931 basımlı Tarih kitabından, İslam tarihi ile ilgili bir kaç alıntı yapacağım resimleri ile…